Hikâyenin sonunu ben de bilmiyorum…
Günlerdir bana göre çok zor bir işin içerisinde, bir belgesel hazırlığının içerisindeyim. Yakın tarih araştırmalarıyla dolu nitelikli kapsamlı özel bir proje hatta bana göre çok özel bir arşiv çalışması. İlk nitelikli belgesel çalışmam. Eksiksiz hatasız keyifli bilgili özel bir çalışma olsun istiyorum. Belgesel de çok zor iş… araştırma, röportaj, metin ya da görsel oluşturmada ne kadar iyiysem seslendirmede de o kadar kötüyüm ki bir de erkek sesine ihtiyacım var.
Belgeselin yakın tarihi irdeleyen, tarihi dönemeçlerini ve kapsayıcı tüm süreçlerini yorumlamada bana çok yardım ediyor. Her attığım metni özenle okuyor, özellikle de tarihsel bilgiye dayalı metin üzerinde yüz ayrı açıdan değerlendirme yapıyor. Benim kadar özenli yaklaşıyor belgesele demiyor ki sıkıldık şiştim amaan bana ne senin belgeselinden, benim işim bana yetiyor falan demiyor. Ben de hep şarkı türkü mü okuyacaksın, bir de seslendirme yapmayı denesen. Araya talebimi sıkıştırıyorum.
Yolladığım metni okuyup geri yolluyor. Olmadı. Şurası şöyle olmalıydı dememle de yapmıyorum sen bir seslendirmeci bul kendine bence, hem seslendirme yapmak benim işim değil, ben yeterince yardım ediyorum ya seslendirmeyi de başkası yapsın diyor. Oysa çok da güzel okuyor. Çok da iyi oluyor ama seslendirme başka bir iş. Ayrıca metin okunmasından ziyade, metin üzerinde çeşitli revizelerde değişikliklerde buluyoruz kendimizi o seslendirme aşamasında. Her seslendirmede başka bir metin okuyoruz. Seslendirme yapmak ne kadar da zormuş diyorum. Okuyamıyoruz. Ben de okuyamadım. Gülüyoruz.
Tekleye tekleye, itekleye itekleye zar zor ilk bölüm kaydını alıyoruz. Ama kendimizin ham okumalarını dinledikçe sinirlerimiz bozuluyor. Kendi sesini duyan, kendini beğenmeyip diğerine, sen çok iyi okudun bence sen devam etmelisin diyor. İlk bölümün ham seslerini bitirip görüntüler eşliğinde dinlediğimizde çok mutlu oluyoruz. Aferin bize, başardık diyoruz birbirimize, devam et bırakma hadi bitirelim şu işi. Diğer metinlerde şuna şuna dikkat et. Zor iş. Geç olsun ama temiz olsun güzel olsun, içimize sinsin ayrıntılarındayız. Bir metin üzerine ne kadar konuşulabilecekse o kadar konuşuyoruz. Bir kelimeden yola çıkıp bin başka kelime kuruyoruz. “İçine sinmeyen, istediğin gibi olmayan çeşitli halleri, durumları, ses kaydı alıyorken, beğenmeyip bir yeni kayıt alıp düzeltebiliyoruz ama gerçek hayatta hiç de kolay olmuyor bu düzeltmeler diyor. İnsan istemeden de hatalar yapabiliyor.” Diyorum ki “Okumak zor” seslendirme zor iş. Ne kadar kolay görünüyor değil mi? Aslında doğal konuşunca bir metne bağlı kalmayınca son derece akıcı konuşuyoruz baksana susmuyoruz, metnin başına geçince tökezliyoruz, tekliyoruz” ikimiz de daha iyisi olsun istiyoruz. Vaktini alıyorum diye de üzülüyorum. “Şurası olmamış” derken nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum. Söyle diyor, olmadıysa söyle. İçine sinsin.
Konuştukça, çalıştıkça arkadaşlığımız da yoldaşlığımız pekişiyor, daha iyi anlıyoruz birbirimizin cümlelerini vurgularını ses kayıtlarından. İlk bölümü dinleyince de anlıyoruz ki başarmışız. Çok emek verdik, hadi kutlayalım diyorum. Annem yemek yapıyor hem kutluyoruz, hem de diğer bölümü konuşuyoruz. Hala bazı ufak tefek hatalar var ama amaan o kadar hata da olmasın mı canım? Biz de profesyonel seslendirme sanatçısı mıyız? deyip yeni bölümlerde onları da düzeltiriz diyoruz.
Bu belgeselde bana güç veren en önemli kişilerden birisi. Sesiyle, bilgisiyle, yorumuyla emeği çabasıyla belgeseli daha da anlamlandırmış ve yardımdan fazlasını yapmış. Neyse konumuz belgesel de değil zaten…
O sabah yine annemin ‘Yattığı yerden beni itiyorlar, tutun tutun düşüyorum” gibi dışardan bakınca komik bile gelebilen vertigo ataklarından birini daha yaşadığını anladığımda, hiç zaman kaybetmeden sabahın bir körü hastaneye giderken son derece alışık olduğum bir krizle karşı karşıyaydık.
Biliyordum artık, hastalıklar birbirini tetikliyor Vertigo atağı sonrası kalp şeker tansiyon dengesi de değişiyordu. Bir krizin diğerini tetiklememesini önlemek için yine sabahın bir körü apar topar hastanedeydik. Bizimle hastaneye gelen Laz komşum şakalar bile yapıyordu. Sabah saatlerinde genelde daha sakin olan acil bile kalabalıktı.
İçimden ne çok hasta var, derken belgeselde bana seslendirme yapan yardım eden o arkadaşımı gördüm hastanede. “Tansiyonum mu yükseldi ne oldu bilmiyorum iyi hissetmedim. İşe gitmeden kontrole geldim” diyordu. Hatta Laz komşuma “Senin işin varsa anne iyileşince ben de bırakırım. Benim tansiyonumu birazdan toparlarlar’ falan diyordu. Biz Laz komşumla annemin iyi olmasına sevinirken birden gelen hemşire “Hasta yakını sizler misiniz? Hasta kalp krizi geçiriyor olabilir ve doktoru acil anjiyo istedi. Ambulansla Aydın’a gidecek. Dedi. O anki şaşkınlığımızı anlatamam… Nasıl! O arada çoktan ambulansa konulmuştu bile. Laz komşum bana anne daha iyi ben sizi eve bırakayım ben de başında Aydın’a gidiyorum dediğinde hayır dedim. Annem zaten daha iyi onu eve bırakalım, birlikte gidelim.
Biz Laz komşumla sabah sabah yol boyunca artık kalp krizlerinin artık ne kadar da erken ve zamansız geldiğini, durumun aşılarla olan bağlantısını sorgularken bir taraftan da ya biz orada olmasaydık dedik. Zira arkadaşımız sıradan bir tansiyon problemi yaşadığını düşünerek işe gitmeden önce kontrole gelmişti. Hatta laf arasında ‘Aslında üşütmüşüm. Geçen hafta geldiğimde doktor antibiyotik ve bazı ilaçlar verdi. Belki de ilaçların yan etkisini yaşıyorumdur” demişti.
Aydın’a vardığımızda Laz komşumla “ Acaba anjiyo için sıra bekler mi? Doktor yatış verir mi?” gibi sorularımızı cevaplamak için acil ekibini ararken öğrendik ki, arkadaşımız çoktan anjiyoya girmişti. Elimize siyah poşet tutuşturdular. Annem de kendi hastalığını unutmuş, uyumamış durmadan soruyordu “Ne oldu? Nasıl oldu? Ayy yaşı daha çok genç.” Gerçekten ne diyeceğimi bilmiyordum? Nasıl cevap vereceğimi bilmiyordum” Laz komşumla beklerken aklımızdaki tek şey arkadaşımızın emin ellerde olduğuydu. İyi haber beklemek sessizliğindeydik.
Anjiyo operasyonu sonrası doktor bize hastayı yoğun bakıma aldığını söylerken biz kendisiyle konuşamamıştık bile… Bize kalbi kanlanmıyor, neredeyse çoğu damarında ciddi tıkanma var. Kriz yaratan tıkanıklığa stent taktım ama hiç açamadığımız damarlar var, şimdilik yoğun bakımda kalacak ilerleyen saatlerde servise alabiliriz dediğinde de kalakaldık. Aklıma gelen tek şey “Pijama falan lazım olur değil mi? ” Oldu.
Laz komşumla aramızda iş bölümü yaptık. Onun Didim’e dönmesi gerekiyordu. O gidip gelecek ben de o arada, arkadaşımıza iç çamaşırı, pijama gibi ihtiyaç duyacağım malzemeleri alacaktım. Bu arada sabahım körü apar topar evden çıkmış ve hiç susmayan telimin şarjı bitmişti ve yanımda yedek batarya da yoktu. Bir form doldurdum. Resmi kayıtlarda da hasta yakınıydım artık. Elimde o siyah poşet pijama aradım. Sanki hemen çıkacakmış tek eksik pijamaymış gibi. İnsan bazen çok çaresiz hissediyor. Öyle zamanlarda düşünme yetisini de kaybediyor.
Kardiyoloji servisi, koroner yoğun bakım bekleme odasında genelde 60 yaş üzeri olan hasta yakınlarıyla beraber, yoğun bakımın en genç hastasını bekliyordum. Şarjım bitmiş tüm dünya ile iletişimim kesilmiş, pijama ve iç çamaşırı almışım ama bedeninden emin değilim, tek istediğim yoğun bakımdan çıksın ve telefon şarjı. Telefonumu yeniden açabilmek gibi yeni nur topu gibi yeni bir krizim vardı. Neyse ki telefonu yeniden açabildiğimde ilk aklıma gelen durum ”Arkadaşımızın yakınlarına nasıl haber verecektik? Ne diyecektik. Çalışma arkadaşları merak etmez miydi? Kimi aramalıydım?” tam o arada yoğun bakım hemşiresi hasta yakınlarına 5 dakikalık görüşme molası için, içeriye sadece bir kişi alıyoruz dediğinde o bekleme salonunda bulunan diğer hasta yakınları, sen mi? ben mi? Kim girecek? Tartışması yaşarlarken ben zaten tek başıma daldım yoğun bakım odasına.

Tüm hastalara şifa, tüm sağlık emekçilerine güç ve sabır, iyilerin kalplerine iyilik dilerim.
Nasılsın diye sorduğum ilk sorunun peşine ekledim. Laz komşu da buradaydı, aslında biz hiç bırakmadık seni. Kime haber verelim? Kimi arayalım? Ya bak o belgesel bitecek tamam mı? Hiçbir yere gitmek yok!
– İyiyim. Lütfen kimseye haber vermeyin. Ben zaten şimdilik yırttım sanki, akşama da servis odasına çıkarmışım. İyiyim. Lütfen kimse de gereksiz telaş yaratmayalım. Buradan çıkınca ben arar haber veririm. Benim telefonum, çantalarım eşyalarım nerede? Keşke yoğun bakım odasında belgesel metni bile olsa başka şeyler okuyabilsem, duysam sıkıntıdan patladım içeride. Karşıdaki amca da terki diyar eyledi ama çok yaşlıydı.
– Biliyorum. Amca çok yaşlıydı. Sen de uyu dinlen. Duyma yoğun bakımda olanları. Bana siyah bir poşet verdiler, onun içindedir. Pijama falan her şeyi hallettim ben. Derken içimden içimden bağırıyorum. “Nasıl ya! Nasıl kimseye haber verme, o ne demek!” dışım kabullenmiş bir suskunlukta, içim yakasına yapışmış neden? Diyor. Ama yoğun bakımın o sakinliğini hiç bozmuyorum.
– Anlıyor endişemi. Bana iyiyim ben iyiyim 2-3 saat sonra benden duysunlar iyi olduğumu da görmüş inanmış olurlar, kimseyi telaşlandırmaya gerek yok. diyor
– Merak etme ben de burada bekliyorum. Sen servise çıkana kadar da ayrılmayacağım buradan dememe kalmadan, hemşire uyarıyor. Görüşme bitti, sizi dışarıya alalım.
Beş dakikanın ne kadar kısacık zaman olduğunu düşünüyorum. Bekleme odasına geri çıktığımda ne yapacağımı bilmiyordum, o siyah poşetle kalakalmıştım. Kimseyi arama lütfen ne demek! Arasam mı diyorum? Laz komşum da bana “Öyle dediyse vardır bir bildiği, demek 2 saate kadar servise çıkaracaklar, belki taburcu bile edebilirler. O da çok şaşkın ama içimizde en ne yaptığını bilen de o, yahu çıkınca kendisi arar, anlatır. Ben de yoldayım geliyorum. Rahat ol bir şey olmaz” deyince bekliyorum öylece…
Hasta yakını olarak da doktor bana “Kalbini besleyen damarların neredeyse tamama yakını tıkalı olduğu bu dönemde heyecan, stres üzüntü kaygı öfke yok. Biz durumu kontrol altına aldık şimdilik durumu stabil ama bu damarların bu hale gelmesi en az 10 yıllık geçmişi olan bir hikayedir hemen birdenbire iyileşmesini beklemeyin. Kalbi güçlü ama bir süre futbol maçı izlemesi bile yasak. Şimdilik yoğun bakımda kalacak. İlerleyen saatlerde kan değerlerine göre servise çıkabilir” Dediğinde hemen Laz komşumu aradım. “Gelme gelme, geri dön, hem yoğun bakımdan çıkarmıyorlar hem de içeriye kimseyi almıyorlar. Ziyaretçi yasak seni de almazlar.” Dedim ama orada yoğun bakım bekleme odasında tek başıma kalakalmıştım.
Gece boyu, yoğun bakımın bekleme odasından hiç ayrılmadım. Ayrılamadım. Her an servise çıkıyorsunuz haberi bekledim. Her duran kalpte durakaldım, her hasta yakını ile ağladım. O geceyi uzun süre unutmayacağım. Ertesi gün öğleye doğru çıkardılar yoğun bakımdan. Çıktığında da ne kadar mutlu olduğumu, sanırım kelimelerle bile ifade edemem.
Servis odasına çıktığımızda hastamız da ben de Laz komşum da çok daha rahatlamıştık. Bana “Sen çok mu sevindin? Hasta bakıcılıktan kurtulduğuna? Annen nasıl oldu?” Derken; ben de aldığım siyah beyaz pijamanın renklerinden yola çıkarak bir yandan futbol şakaları yaparken, bana yardım ettiği belgeseli bitirmemiz gerektiğini hatırlatıp, artık haydi artık buradan çıkalım şakaları yapıyordum.
Tam da istediği gibi çalışma arkadaşlarına da ailesine de kendisi haber verdi. İstisnasız konuştuğu herkes de haklı olarak neden haberimiz yok? Neden bize haber vermedin serzenişlerinde bulunuyordu. Laz komşum siyah poşete sığmayan onun kendi otomobilini aramaya çıktı. Kalabalık servis odasında, tamamının kalbi hasta ve yaşları bir hayli geçmiş hastaların arasındaki gençler olarak taburcu edilmeyi beklerken, hemşireler hastanın ayağa kalkıp kısa bir yürüyüş yapması gerektiğini söylediler. Girdim koluna hadi dedim adımlıyoruz.
Uzun hastane koridorundan bahçeye doğru çıktığımızda, ben “İyi ki biz vardık. İyi ki tek başına değildin. Şaka gibi yahu, bu nasıl bir tesadüf, hala olanlara inanamıyorum biz ne yaşadık derken” bana ‘Bence ben çok şanslı biriyim. İyi ki sen vardın. Teşekkür ederim. Çok da güzel ilgilendin hiç yalnız hissetmedim iyi ki geldin, iyi ki beni bırakmadın’ derken birden bana sarıldı ve ağlamaya başladı. ‘Yahu bugün buradan benim tabutumu da çıkıyor olabilirdi değil mi? Hayat ne kadar kısa ve bazı şeyler ne kadar tesadüf değil mi?” dediğinde ancak çok hakkısın diyebildim. Birlikte ağlaştık kısa bir süre. Dünyanın en kısa ve en anlamlı anlaşmasıydı.
Sonra birden kendini toparladı ve dedi ki” Bilmeden kalbimi çok yormuşum. Aslında benim minnoş kalbimi sen de çok yordun. Sana da hiç söyleyemedim, hep doğru zamanı bekledim, ben seni çok seviyorum. Anjiyoda kalbimdeki yerini de gördüler mi acaba? Şimdi yeri ve zamanı mı bilmiyorum ama ben, sen hep yanımda ol istiyorum. Sen kalbime iyi geliyorsun.” Kalakaldım. Söylediklerinin ne anlama geldiğini çok iyi biliyordum, fakat içinde bulunduğumuz durum da her türlü duygusal zemine, türlü duygu geçişlerine, duygusal saçmalamalara her türlü imkânı sağlıyordu. Aklımda ise doktorun söyledikleri. Heyecan yok. Stres yok. Hadi buyur buradan…Ben hep yanındayım, hiç merak etme sen iyi ol, hep iyi ol. Haydi ama çıkalım şuradan, o belgesel de bitecek dedim, ben de saçmaladım sanırım…
İki koca günde toplamda iki saat uyumamışım, bir vertigo bir kalp krizi ve kaç duygusal kriz geçirdim bilmiyorum. Bir an dışarıdan bize baktım. Saçım başım dağılmış, uykusuzluktan ve yorgunluktan ayakta zor duruyorum. O da bir kolunda serum, ayağında pijama, uyduruk beyaz hastane terlikleri ( terlik almayı düşünememişim) kol kola girmiş iki iyi arkadaşız güya… ama ben dünyanın en güzel ‘ Seni Seviyorum’ unu duymuşum. Kalbim yerinden çıkacak gibi. Ama sakin olmalıyım. Bir krize daha yer yok Umut sakin olmalısın diyorum.
O suskunluk şu cümleyle bozuldu. “Kalbimin yeterince çok kan pompaladığına, şu an eskisinden de iyi çalıştığına yemin edebilirim ama ispatlayamam. Oh be sana söyledim ya çok mutluyum.” İyi ki susmadın dedim, dedim ama ikimiz de sustuk. O hastane bahçesinde o kısa sessizlikte dünyanın en karmaşık cümlelerini kurduk, sorular sorduk, cevaplar aldık birbirimizle hem de hiç konuşmadan.
Doktor “Bu kalp yeterince kanlanmıyor, bazı damarlar ciddi tıkalı açılması lazım. Şu süreçte hastamızı yalnız bırakmayalım, sigaradan uzak kalmasını sağlayalım. Yormayalım ben de zaten kendisine 10 günlük rapor verdim dinlenecek, sizi taburcu etmiyor başka bir üniversite hastanesine sevk ediyorum” derken; ben az önce o kalbin canlı kanlı attığına bizzat şahit oldum diyemedim doktora. Annem aradı? ” Kızım ben iyiyim. Çok iyiyim. Kızım sakın tek başına bırakmayın, getir bize ben bakarım ona. Yağsız tuzsuz çorba bile yaptım. Dışardan da yemeyin sakın. ” Tamam anne. Çıktık geliyoruz. Herkes iyi, iyiyiz merak etme.” Diyebildim.
Bir kalp kaç yılda zedelenir, kalp damarı kaç yılda tıkanır bilemiyorum ama bir güzel cümlenin, bir içten gülüşüşün, bir samimi bakışın inatçı bir kalbi hiç olmadığı kadar güzel çalıştırdığına, tüm damarları açtığına, sahici bir yoldaşlığın, iki ayrı kalbi bile birbirine sevgiyle bağladığına yemin edebilirim ama ispatlayamam.
Heyecan aksiyon ve de bana göre romantizm dolu bu hikâyenin sonunu ben de bilmiyorum… Bildiğim tek şey o gün kalpten gelen onca kötü haber arasında, kalpten gelen her bir cümle tüm kötü haberleri gölgede bıraktı benim için.
Hayatınızda size, kalbinize iyi gelen insanlar olsun. İnsanın zamanla içine attığı, her durum, yuttuğumuz her dert, boğazımızda kalan her cümle günü gelince önce kalbimizi yokluyor. Kalbinizi yormayın. Tüm hastalara şifa, tüm sağlık emekçilerine güç ve sabır, iyilerin kalplerine iyilik dilerim.
Umut Kaşan / 26.03.2026
